25 Mayıs 2014 Pazar

Saçlarını yol getir


   Türkü bara gitmek de aynı şalvar olayında olduğu gibi belli bir sınıf insana atfedilmiş durumda. Türkü bar denince ilk akla gelen görüntüler aşağı yukarı aynıdır. Bu yüzden de bu tarz yerlere gitmek istenmez,  hor görülür. Fakat, son yıllarda gerek dizilerde türkülere yer verilmesi gerekse bu tarz mekanların daha iyi bir hal almasıyla müşteri kitleleri değişti. Hatta bazılarına göre 'kıro' olmaktan çıktı. Ne de olsa artık popüler kültürün bir öğesi olmuştu. Başka bir kesim insana göre ise, 'Diğer bütün kültür miraslarımız gibi türkü de bizim kültürümüz ve sahip çıkılmalı.'
   'Türkü barlara gidiyor musunuz?' soruyla başlayıp insanların bu konuyla ilgili düşüncelerini sorduk. Cevapları aşağıdaki foto-röportajda dinleyebilirsiniz.






14 Mayıs 2014 Çarşamba

45'lik

Onur Şafak (25) ile yaptığımız röportajda plak kültürü üzerine konuştuk. Kendisi aynı zamanda DJ ancak diğerlerinden ayrılan bir özelliği var: Diğer birçok DJ gibi elektronik müzikle değil anadolu pop müziği ile DJ'lik yapıyor. Nasıl başladığını, ne gibi şeylerle karşılaştığını ve daha birçok şeyi röportajda okuyabilirsiniz.






Plaklara ilginiz nasıl başladı?
Orta okuldan beri sürekli müzik kovalayan bir insandım. Her gencin yolundan geçtiği metal müzik punk müzik  gibi çeşitli türlerle başladım. Sonra ruhun yaşlanması mı diyim yoksa  müzik zevkinin gelişmesi mi daha fazla şey aramaya başladım.

Ne tür plaklar topluyorsunuz?
Benim arşivim biraz karışık. Daha çok Anadolu pop topluyorum. Hep yabancı gruplarla büyüdük ama aslında burada da bir ses var. Müzik var. Onu keşfettiğimde plak toplamaya başladım. Bizim yaşımız gereği o dönemi yakalayamadık ama müziği keşfedince bir bakıyorsun ki burada 'Aa ne kadar iyi şeyler varmış' diyorsun. Onu fark ettikten sonra arşivim ağırlığını Anadolu poptan yana gösterdi. Biraz araştırdığım zaman anladım ki aslında onların da nedeni aynıymış. 'Biz buranın ezgileriyle yaşıyoruz ama bir yandan batının müziği de hoşumuza gidiyor. Buranın ezgilerini batı usulüyle çalmaya karar verdik' diyip böyle bir müzik çıkartmaya karar vermişler. Bir güzel tarafı da plak toplayanlar için Anadolu popun çok popüler olması. Plak dükkanları direkt satışa başladığında Türkçe başladı. Şu an çok popüler.

Ne zaman popülerlik kazandı?
Plak en kaliteli ses biçimi. Ham ses var içinde. Gerçek müzik bu aslında. Mp3’teki ses kalitesi çok kötü ama plaktaki ses kalitesi çok iyi.İnsanlar gerçek ses kalitesini keşfedince plağa geçtiklerini düşünüyorum. Yani popüler kültürün, trend belirleyen insanların da etkisi var.

Plakları nereden topluyorsun?
Birçok yerden topluyorum aslında aradığım şeylere göre gittiğim yerler de değişiyor. Kontra plak var Galata’da. Onun arşivi yeni gruplar üzerine. İkinci el arşivi nispeten daha az. Dip Sahaf var Çukurcuma'da oraya gidiyorum. Arada nadide şeyler çıkıyor. Aslıhan Pasajı var. Filmle beraber meşhur oldu. Kurgu Sahaf'ın Türkçe arşivi muazzam. Zihni var Akmar pasajında oranın iyi yanı hem yeni hem eski baskılar var.

DJ'lik yapmaya nasıl karar verdiniz?
Ozan diye yakın bir arkadaşım var. Biz nadir ritimler delisiyiz. 'Madem böyle şeyler topluyoruz insanlara bunu dinletelim' fikrinden orataya çıktı. Baktığınız zaman birçok DJ elektronik müzikle uğraşıyor. Çok fazla dinleyicimiz olmuyor o ayrı ama biz sevdiğimiz parçaları insanlara dinletelim diye yola çıktık.

DJ'lerin çok da tercih etmedikleri bir müzik türü. Kendinizi nasıl kabul ettirdiniz?
Çaldığım yerin sahibiyle gide gele samimi olduk ve biz böyle bir şey çalmak istiyoruz dedik. Bu türle ilgilenen çok fazla insan yok. Gençler biraz daha eğlence müziği istiyorlar. Bizim de çok eğlenceli ama onlar tabii daha farklı şeyler istiyorlar. 'Çıktık mı oynayalım' istekleri var. Biz de oynak şeyler çalıyoruz ama bizimki biraz daha belgesel niteliğinde bir performans oluyor. Parçaları soran insanlar oluyor. Parçalar bizim kültürümüze ait ama hiç bilmiyorlar. Dinledikleri zaman da ilgilerini çekiyor.

Geri dönüşü nasıl?
Çok bir kitlemiz yok zaten. Gelenler çok memnun oluyor. Yabancılar bayılıyor. Geçen gün popüler bir mekanda çaldık. Türkler gelip müzik hep böylemi devam edecek diye sordu. Yabancılar ise bayıldılar. Coşuyorlar. Bu biraz müzik zevkiyle alakalı. Müzikten anlamakla alakalı.  Türkler bu müziği kıro olarak görüyorlar. Kendi kültürünü beğenmiyorlar. Denenmesi gereken bir tür. 
Röportajımızın sonunda Onur'la plakları üzerine sohbet ederken bana Omar Souleyman isimli bir şarkıcıdan bahsetti. Elektronik müzik ve folk müziği harmanlayan Omar Souleyman büyük bir hayran kitlesine sahip. Şarkıcıyı tesadüfen keşfeden Onur da Omar'ın hayranlarından biri. Plak koleksiyonunda Wenu Wenu isimli albümü de yer alıyor.



7 Mayıs 2014 Çarşamba

İki ters bir düz



Teknolojinin gelişmesi, tekstil sektörünün büyümesi ve her şeyin daha ulaşılabilir olması insanları hazır giyime itiyor. Hal böyle olunca anneler de kız çocuklarına örgü örmeyi ve dikiş dikmeyi öğretmeyi gün geçtikçe bırakıyorlar. Ancak, bu güzel uğraşıyı hobi haline getirenler de var. 

Selen (23) ilk zamanlarda örgüyle hiç arası olmadığını söylüyor. Hatta okuldaki el işi derslerinde bile örgü örmekten kaçarmış. Çok demode bir uğraş gibi geldiğini ve sadece vakti bol insanların ve yaşlıların işi olduğunu düşünüyormuş. Selen eskiden, 'Bir kazağı 2 haftada örmeye vakit harcayana kadar gider indirimden 2 dakikada alırım' şeklinde düşündüğünü söylüyor. Okula ve işe gitmekten kendine vakit ayıramadığını da dile getiriyor. Ancak, yakın arkadaşının onu kandırıp zorla götürdüğü kursun onu bu kadar rahatlatıp değiştirebileceğini hiç aklından geçirmemiş. Selen, 'İlk başta arkadaşım beni kursa sürükleyerek götürdü. Sonrasında git gide zevk almaya başladım. Bir baktım ki kursa koşarak gider olmuşum. Örgü örerken mutlu olduğumu ve rahatladığımı fark ettim. Elinizdeki iki çubuk ve bir parça iple yapabildiğiniz şeyler harika. Daha önce de dediğim gibi örmek yerine satın almanın daha kolay olduğunu savunuyordum ama işin içine girince ve bir kere kendi yaptığınız şeyi giymenin tadını alınca bir daha bırakamıyorsunuz. Her yeni bir şeyi bitirdiğinizde bir sonra ki hedefiniz için çıtayı bir üst seviyeye çıkarıyorsunuz. Şehir hayatının karmaşıklığından, stresinden kendimi soyutluyorum bir nevi terapi gibi ve bence bu  psikolaga gitmenizden daha etkili. Sonuçta başkasından yardım almadan kendinizi iyileştiriyorsunuz' diyor. 

 Deniz ise örgüyü çocukluğundan öğrenenlerden. Örgü örerken nasıl keyif aldığı yüzünden anlaşılıyor. Örgüye nasıl başladığını, neler yaptığını kısaca anlattı. röportajı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.
















25 Nisan 2014 Cuma

'Moda adına hala büyük şeyler yapılmıyor'



Ünlü blogger Koray Caner Öztürk ile mesleğini ve Türkiye'deki modayı konuştuk.




Eğitiminizi ne üzerine aldınız? Serüveniniz nasıl başladı?

2009 yılında ODTU Endüstri Mühendisliğinden mezun oldum. Mezun olduğumda o işi yapmayacağımı biliyordum. O yüzden ona alternatif olarak yapabileceğim ne olur diye düşünüyordum. O zamanlarda da reklam tarafına ilgim olduğunu düşündüm. Kısa sürelik reklamcılık kursuna gittim. Temel şeyleri öğrenmek nedir ne değildir diye anlamak için. Sonra işin daha yaratıcı kısmı ilgimi çektiği için burada bir şey yapar mıyım diye düşünüyorum. Bu arada da boşken blog yazmaya başladım. Tam anlamıyla sıkıntıdan yazıyordum. Evde otururken yapacak bir şey yoktu. Ankara’da okudum ama ailem Karamürsel’deydi. Orası küçük bir yer. Yapacak hiçbir şeyim olmadığı için internete sarmak zorunda kaldım. Önce günlük gibi başladı. İşte bugün şunu izledim. Pazara alışverişe gittim. Yemek yaptım gibi şeyler yazıyordum. Zaman içinde paylaşmak istediğim konuların daha çok modayla, life style ile ilgili şeyler olduğunu anladım. Sonra yönünü o konulara çevirdim. Arada kaçamak oluyordu tabii. Konser, etkinlik ya da bir yerde yemek olunca onları da yazıyordum. Benim hayatım artı moda yazıları gibi bir şey oldu. Blog iş yapamaya başladıktan sonra da blogla ilgili yaptığım projeler yer almaya başladı.
Sosyal medya kanallarında yaşıyorum diyebilirim. Bir yere gidiyorum orada check-in yapıyorum. Facebook’a fotoğraf koyuyorum. Birkaç Tweet atıyorum. Instagram, Google Plus hepsini kullanıyorum. Sonra onlardan bir şeyler toparlayıp blogu yazıyorum. 4 yılı geçti. Dünyadaki birkaç ünlü moda markasıyla çalışma şansım oldu. Burberry, Giorgio Armani, Dolce & Gabbana. Hatta ilk Dolce & Gabbana ile çalışmıştım. Türkiye’de kimseyle iletişim kuramazken, onlar beni bir şekilde bulup, arayıp blogla ilgili proje yapmak istemişlerdi. Son iki senedir de Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul ile çalışıyoruz. İki sezondur birlikte proje yapıyoruz. Tasarımcılarla röportaj yapıyorum. Bir sene Harpers Bazaar ile çalıştım. Yabancı tasarımcılar, ‘It girl’, sektörden insanlarla röportajlar yaptım. Bir yandan da OXOX The Mag’e yazılar yazıyordum. Hala daha bazı dergilere yazılar yazıyorum ama freelance olarak çalışıyorum. Bir yandan da iki yıldır sosyal medya ajansında yöneticiyim. Digital pazarlama kısmındayım.

Bu iş nasıl yürüyor?

Galiba bugüne kadar ben hiçbir şey yapmadım. Onlar beni buluyor. Dolce & Gabbana beni bulmuştu mesela. Sonuçta bütün bu markalar globalde ‘Kimle çalışmalıyım?’ ‘Basında kimle olmalıyım?’ diye onlar arayıp buluyor. Ben de marka tarafına geçince anladım. Bakıyorum ‘Aa ben bununla çalışayım’ diyorum. Pek çok markamda proje teklifleri onlardan bana gelmiştir. Ful hazır olan paketler gelmez. Ellerinde bir şey olur ben onlara opsiyon atarım. Şöyle bir çekim yapabiliriz. Şöyle bir kampanya yürütebiliriz. Şu kadar sürer. Beğendiklerini uygun gördüklerini geliştiririz. Defile tarafında da, eski adıyla daha İstanbul Fashion Week’e davet edilmezken Amerika’dan İngiltere’den davetiyeler alıyordum. Tabii onlarda digital daha çok geliştiği için her şeyin farkındalar. Ben burada İstanbul için daha davetiye sorarken yurtdışından davetiyeler geliyordu. Mercedes’e bir tek ben gittim. Bir şeyler yapmak isterim diye. Konuştuk anlaştık. İlk sezon güzel olunca ikinci sezon onlar tekrar istediler.  Yaptığım işler görülünce bir şey ispatlamam da gerekmiyor. O yüzden ben gitmiyorum onlar geliyor.

Her gelen işi kabul ediyor musunuz?

Her işi almıyorum. Gelen her markayla çalışmıyorum. Yaptığım projeden daha fazlasını ret etmiş olabilirim. Sonuçta ben ve adım bir marka. Herkesin adı bir markadır. Benim markamla onun markasının yan yana gelmesini istemeyebiliyorum ya da bana nasıl bir fayda sağlayacağı gibi şeyleri düşünüyorum. Çok farklı skalada markayla iş yaptım. Sadece premium markalarla çalışayım diye bir şey yok.  Sonuçta bizi takip eden insanlarda her şeyi alabilecek insanlar değil. Her seviyede yerine geçebilecek şeyler de istiyorlar. Prada defilesi izliyorum. Oradaki çantayı alamayacaksa benzeri olabilecek o sezonun modasını yansıtabilecek alternatifini bulmak gerekiyor. Önemli olan benim markayı sevmem. Markayı ben hiç kullanamadıysam, ilk defa görüyorsam insanlara bunu tavsiye edemem. Bunu diyebilmem için bilmem kullanmam lazım. Biz çok fazla proje yaptığımız için reklam deniyor. Güvenilir kalmak önemli. Beni uzun süredir takip edenler biliyor kabul ediyor. Mesela Mercedes ile proje yaptığımda, tasarımcılarla röportaj yaptım. Yeni bir şey sunuyorum. Bunu yaparken röportajı arabanın içinde yapıyorum. Arabayla kombinliyorum. Uzun süredir takip edenler ‘Aa yine ne güzel bir şey yapmış’ diye düşünürken, yeni takip etmeye başlayanlar hemen altına ‘reklam’ yazıyorlar. Para teklif ediliyor, bir artı sunuluyor diye her işe girmiyorum.




Türkiye’de modayı nasıl değerlendiriyorsun?

Moda sektörü bizim bildiğimizin çok dışında 
büyüyen bir şey. Gazetelerin magazin ekine çıkan iki tane kızken aslında arkada çok büyük bir sektör var. Tekstil tarafı çok büyük. Bizim bilmediğimiz bir dünya şey var. Bu sezon 30 küsur tane defile vardı. İnsanlar gelip gidiyor, konuşuluyor. Hareket var diyorsun belki kendince ama tasarım özelliği olan kaliteli kumaş kullanan bundan iki sene sonra hatırlayacağın çok az defile oluyor. Diğer 30 tanesi ne yapıyor İstanbul’da ya da biz izlemek için zorlanırken ne yapıyoruz. Tabii gelişme var. Bu biraz digital’in gelişmesiyle de alakalı. Her şeyi çok kolay bulabiliyorsun. Bundan 10 sene önce modacı olsan bir yerden bir şeyi kopyalayıp yapsan kimse görmediği için 1 numara olacaktın. Şu an böyle bir şey yapınca hemen benzerini bulup oradan kopyalamış diyebiliyoruz. Bir de her şey çok çabuk eskiyor. Önümüzdeki kışın ürününü biz mart ayında görüyoruz. Defile gazetelere çıktı. Televizyonda izledin. Bloga yazdın. Mart sonu olmadan biz onu ezberledik bitti. Kış geldiğinde aynı şeyleri görmek bizi heyecanlandırmıyor.

 Türkiye’de de genç arkadaşlar heyecanlılar bir sürü şey yapıyorlar. Başarılı birkaç isim de var ama ben hala gidecek çok fazla yolları var. Bu dışarıdan belli oluyor. Uzun yıllardır Türkiye’de moda tasarımının içinde, Osmanlı motifleri koyalım. Türk tasarımları olsun. Ay yıldızlı yapalım. Etnik bir şeyler koyan tasarımcılar vardı. Bunu iyi yapan var kötü yapan var. Hatice Gökçe mesela bu işin erkek tarafını çok iyi yapıyor. Çünkü bunun tarihini okuyor, kitaplarını okuyor, akademik olarak inceliyor. Saatlerini harcıyor. Oradan bir şeyler yakalıyor ve onu tasarımına yansıtıyor. Görünce diyorsun ki bu etnik dokunuşları olan Türk tasarımcı. Dolce & Gabbana son iki sezondur tamamen Sicilya konuşuyor. Erkek tarafında özellikle pantolonlarda t-shirtlerin kol boyları üzerindeki baskılar dokunuşları görebiliyorsunuz. Bunu çekinmeden rahat rahat herkes giyebiliyor. Bizde öyle olmuyor. Şehirlilik kısmına geçerken çok da bırakmadık bir şeyleri arkada. Aynısını giydiğin zaman bizde öyle algılanmıyor. Gerçekten öyle giyinen insanlar var. Aynı otobüse biniyorsun. Bir yerde yanında oturuyor. Şimdi o adam moda olduğu için mi yapıyor gerçek hayatı öyle olduğu için mi öyle yapıyor. Bizde o ayrım olamıyor. Tasarımın kumaş kalitesinden fark eder iş. Dolce t-shirt’ünün kalitesiyle, dikişinin kalitesiyle gerçekten onu giymiş bir damın pantolonunun kalitesi aynı değil. Kumaşın kalitesinden dikişinden bu bunun normal kıyafeti dersin. Ama moda için giyen birini gördüğünde fitinden kesiminden duruşundan anlarsın. Birinin çok daha pahalı olduğu ve moda için yapıldığı belli oluyor. Türkiye’de yaşıyoruz hala moda adına çok büyük şeyler olduğunu düşünmüyorum. Güzel uygulamalar da var tabii. Hatice Gökçe dediğim gibi bu işi iyi yapıyor. Ben ondan bir aba almıştım. O kadar kalın değil örgü bir şey. Ben onu yurt dışında defilelerde giydiğimde çok dikkat çekiyor ve inanılmaz fotoğraf çekiyorlar. Fit ve keskin çizgileri var belki onlar da görünce ‘Aa bak Türk diyorlardır. Hatice’nin dışında bence burada yerel tasarım yapanların dokunuşları daha güzel. Çukurcuma’da Civan var. Sadece erkek çalışıyorlar. Eski kumaşlardan kendi stillerine göre küçük dokunuşlar yapıyorlar. Biraz öyle şeyler yapmak lazım. Anadolu’da erkeklerimiz kasket takıyor biz de onu yapalım demekle olmuyor. İyi yapabiliyorsanız o başka tabii.




23 Nisan 2014 Çarşamba

Feminen mi? Kültürel mi?


   İnsanları dış görünüşlerine göre yargılamak oldukça kolaydır. Giydiği kıyafetin renginden, taktığı aksesuarın modeline kadar ter türlü kıyafetinden kişileri etiketleyebiliriz. Bunların en bilinenlerinden biri de şalvar üzerine dönen diyologlardır.
  Şalvar giyen biri görüldüğünde 'Köyden mi geldin?' -Sanki köyden gelmek kötü bir şeymiş gibi.- 'O ne öyle? Üzerinde çok kötü durmuş' şalvarı sevdiği için giyenler bunlar gibi cümlelerle bundan bir kaç yıl önce çok fazla karşılaşıyorlardı. Ancak, şalvarın ünlü moda markaları tarafından koleksiyonlarında kullanılması şalvarı bir anda insanların gözünde sevimli kıldı. Ne de olsa artık moda olmuştu ve giyilebilirdi. Gerekirse tonla para verilip tasarım şalvarlar alınacaktı. Erkekler açısından ise durum şöyleydi: Eğer şehirde yaşıyorsan ve 'feminen' değilsen şalvar giymemelisin. Çünkü şalvarı ya 'feminenler' giyer ya da köy ağaları.
 Değişen moda akımları ve görüşlerden sonra gençlerin şalvara nasıl baktığını anlamak için 'Şalvar giyer misiniz?' sorusunu yönelttim. Cevapları aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.









17 Nisan 2014 Perşembe

‘Koloniler halinde gezip kolilerle beslenen canlılar’






Adınız?

Nihat Şabanoğlu

Nasıl başladınız?

Biz Antakyalılar olarak yemek konusunda çok milliyetçi insanlarız. Mesela ben yıllardır İstanbul’dayım kasaptan et almışlığım bir ya da iki defadır. O da çok zorunda kaldığım içindir. Koliler gelir bize Antakya’dan. Hatta Antakyalılar için ‘Koloniler halinde gezip kolilerle beslenen canlılar’ derler. Koli beklemekten sıkıldığımız için getirtmek yerine usta getirelim dedik. Yemeği burada yapalım hem kendimiz yiyelim hem de insanlarla paylaşalım dedik. Fikir böyle çıktı güzel de oldu. İyi de gidiyor.

Etler de Hatay’dan mı geliyor? 

Hepsi Hatay’dan geliyor. Sonuçta biz de buradan yiyoruz.


İlk başta nasıldı? Şu an nasıl?

Üç ay kadar tadilatımız sürdü. Burayı ilk açtığımızda saat 11.30 12.00 çekiç çivi falan biz hala uğraşıyorduk. Kafamızda ilk başlarda iki üç masa gelir. Sonra artar diye düşünüyorduk. Saat 12 bir şey yok 12.10 yine hareket yok saat 12:20 oldu içeride yer yoktu. Elimizde çekiçle kala kaldık. Antakya mutfağının lezzetli olduğunu herkes biliyor ama içeriğinde ne var kimse bilmiyor. Gelen herkes ne yiyelim diye geliyor. Tattıkça daha çok hoşuna gidiyor. Farklı şeyler tatmaya geliyor. Liste tutup gelenler var. Biz şunu yemiştik şimdi bunu yiyeceğiz şeklinde.
6 aylık bir sürede çok ünlü olan iki dergide çıktık. Televizyonlar röportaja geliyor. Memnunuz. Lokasyonun çok büyük avantajı var. Bir de malzemeden kaçmadığınızda ya da lezzetlerden kaçmadığınızda oluyor. Ustalarımız ve malzemelerimiz Hatay’da geliyor. Ustalarımıza ev tuttuk burada. Müşterilerinizin fark edemediği küçük ayrıntılarda kolaya ve ucuza kaçmadığınızda bu işte kazanıyorsunuz.

Hatay mutfağından biraz bahseder misiniz?

Hatay mutfağı et üzerine kuruludur.  Bizde şöyle bir laf vardır ‘Ahırdan babam çıksa yerim.’
Kırmızı etçiyiz. Et ve baharatlar çok kullanılır ama ağır yemekler değildir. İçinde üç kültür var. Fransız, Türk ve Arap kültürü vardır. Bu Antakya’nın kendisinde de vardır. Büyükler Fransızca bilirler. Tek başına cumhuriyet olduğu zaman var. Çok etnik bir yerdir.  İçinde farklı dinler ve diller barındırıyor. İster istemez farklı kültürler oluyor. Hepsinin ortak birleşiminden çıkan ağırlıkla Lübnan Fransız ve Türk mutfağının olduğu lezzet diyarı diyebileceğim bir yer. Herkesin elinde mi lezzet olur dersin evet herkesin elinde lezzet vardır.

İkinci bir şube açmayı düşünüyor musunuz?

Bizden şube isteyen üç dört kişi oldu ama şu an bunun için bir alt yapımız yok. Sadece isim hakkını satmakla da kendi kuyumuzu kazacağımızı düşünüyorum. O alt yapıyı kurduktan sonra olabilir. Öncelikle burayı iyice oturtmamız lazım.

Evde yemekleri kim yapıyor?

Evde yemekleri eşim yapıyor. Güzel de yemek yapar. O da artık fahri Antakyalı oldu. İlk başlarda ot yiyorduk ama sonradan ete döndük. Zaten burayı açtıktan sonra evde artık yemek yemiyoruz. 






10 Nisan 2014 Perşembe

Ne alırdınız?

  İşten ya da okuldan geldiğimizde evde yemek yoksa -ki öğrenciyseniz çoğu kez yemek yoktur- eliniz direkt telefona gider. Buzdolabının üzerindeki magnetlerden bugün ne yesem diye bakınırsınız. Her gün önünüze hazır yemek gelmesi, bulaşık derdinin olmaması güzel şey tabii. Ancak, belli bir zaman sonra ev yemeklerine olan özleminiz artıyor. Her ne kadar 'fast food gençliği' olsak da ev yemeği olmadan olmaz. Sonuçta ev yemeği denen olay yemek kültürümüzde var ve yemek alışkanlıkları kolay kolay değişmez. Hal böyle olunca ev yemeği yapan yerlerin de sayısı artmaya başladı. Sevgi Kaya Gönül Abla isimli küçük bir lokantanın sahibi. Kendisi bulunduğu çevrede oldukça popüler. Komşuları evde pişirmek yerine, özel istekte bulunup canlarının çektiği yemeği yaptırıyorlar.
  Sevgi Kaya ile mesleği üzerine yaptığımız röportajı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.










26 Mart 2014 Çarşamba

Çerez niyetine

Turşu geleneksel tadlarımızdandır. Özellikle lahmacunun, kebabın ve daha birçok yemeğin yanında yenir. Suyu da afiyetle içilir. Ancak, son zamanlarda etrafımda ufak bir değişiklik fark ettim. Turşu artık çerez niyetine yenir olmuş. Yanında başka bir şeye ihtiyaç duymadan yiyenler mevcut. Hatta ders çalışırken bile! 4 nesildir turşuculuk yapan ve turşuyu severek yiyen çiftin foto-röportajını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

20 Mart 2014 Perşembe

İçme 'zenci' olursun

Komşu gezmelerin baş tacı, sabah ayılmalarının ilk tercihidir türk kahvesi. Kimisi kahvemi içmeden uyanamam der, kimisi de dedikodu yapmak için kahveyi bahane eder. Çocuklar içmek istediğin de ise 'Sakın içme kara olursun' denir. Eh haliyle çocukluğunda böyle söylemlerle uzak tutuldukları türk kahvesine alışmaları da zor olabiliyor. Hal böyleyken aslında kültürümüzde olmayan kahve çeşitlerini -ya da oraların ortamlarını- daha fazla beğenir hale geldik. Ancak, son zamanlarda durum tersine dönmeye başladı. Git gide sayıları çoğalan butik türk kahvecileri özellikle genç nüfusun bir hayli ilgisini çekiyor.


Adınız?
Hande.
Türk kahvesi ile aran nasıl?
Kahveyi çok seviyorum. Özellikle de türk kahvesini daha çok seviyorum. Kahveyi içmek için büyük yerlere gitmektense küçük yerleri tercih ediyorum.
Büyük işletmelere neden gitmiyorsun?
Hande (Öğrenci)
 Zincir yerlere gitmeyi sevmiyorum çünkü türk kahvesinin tadını alamıyorum.  Bu tarz yerlerde daha iyi bir tat yakalayabiliyorum. Ayrıca bu tarz yerler türk kahvesini çeşitlendiriyorlar. Kakuleli, damla sakızlı, çikolatalı türk kahvesi yapan yerler de var. Ben genelde sade içmeyi tercih ediyorum. Canım böyle çok şekerli bir şeyler isterse de orta söylüyorum. 
 Arkadaşlarınla da gelmeyi tercih ediyor musun? Yoksa tek mi geliyorsun?
Arkadaşlarımla buluşma noktam diyebilirim. Kızlar için sohbet dedikodu yerleridir aslında böyle yerler. Kahve içip fal bakıyoruz birbirimize. Türk kahvesi kültürünün küçük konsept yerler tarafından yayılmasına seviniyorum. Büyük kahveciler daha çok tercih ediliyordu ama şu zamanda bana kalırsa küçük yerler daha iyi tat verdiği için daha popüler oldu bence. Biz de bunu tercih ediyoruz. Arkadaşlarım olsun ailem olsun hep beraber geliyoruz. 




Selim (İşletmeci)


Adınız?
Selim
Ne zamandır bu işi yapıyorsunuz?
Biz burayı açalı 1.5 sene oldu. Restoran gece kulübü bar gibi yerleri işlettim. AKP yönetiminden sonra içkili işler zorlaştığı için alkolsüz bir yer açmaya karar verdim. 
 Son zamanlarda türk kahvecilerinin sayısı çok arttı. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?
İstanbul ve daha birçok yerde bu kadar türk kahvecisinin açılmasının sebebi bizim milletin kara cahilliğinden kaynaklanıyor.  Bugün Kadıköy çarşısında bileyici bile türk kahvecisine çevirdi. Şaşkınbakkal’da gümüşçü türk kahvecisi oldu. Bu sadece bizim insanlarımızın görgüsüzlüğünden kaynaklanıyor. Biliyorsunuz eskiden videokasetler meşhurdu, her yere kasetçi açıldı. Daha sonra CD çıktı. Bu sefer CD’ci oldu. Böyle işler dışarıdan kolay gözüktüğü için ve az sermaye gerektirdiğini düşündükleri için, kimse bir iş bilmediği için herkes böyle işlere soyunur ve birçoğunun sonu hayal kırıklığı olur. Herkes az sermayeyle çok para kazanabilmek için bu işlere giriyor. Ancak Starbuck, Cafe Nero, Kahve Dünyayası gibi kurumların işletmeleri 100 tane dükkan açıyorlar ama onlar olması gereken yerlerde oluyorlar ve 1 tanesi çok para kazanmasa onlara çok koymuyor. Çünkü arkalarında büyük holdingler var. Onlar 100 dükkândan ne kadar kazandığına bakıyor. 25 tanesi zarar etse bile o yüzden pek fark etmiyor. Bizim gibi bireysel açan insanların hele bir de yeri kötüyse iş yapamadıkları zaman batıyorlar.  İster 10.000lik ister 100.000lik bir yer açsın fark etmiyor. 

 Kahve kültüründen biraz bahseder misiniz?
Kahve Osmanlı’ya dayanan bir kültür bizde. Bana 20 sene evvel Starbucks açılıcak içi tıklım tıklım dolucak yer bulamayacaksınız deselerdi inanmazdım. Bizim yabancı kahve kültürümüz olduğunu düşünmüyorum. Cafe Latte için insanların izdiham yaratacağını gerçekten düşünmüyordum ama böyle oldu. Bizim milletin görgüsüzlüğünden mi, Avrupa’ya özenmesinden mi neden olduğunu bilmiyorum. Türk kahvesi bir kültürdür.  Kahvenin yanında su ikram etmenin bir sebebi vardır.  Osmanlı zamanında kahve ve suyu yan yana verirler. Eğer eve gelen misafir açsa önce suyu içer. Karnım aç demektir o. O zaman yemek ikram edilir. Kahve içip üzerine su içerse de afiet olsun denir yollanır. Ağız tatlansın diye lokum ikram edilir. Türk kahvecileri daha çok açılacak çok da kapanacak. Sürüme dayalı bir iş olduğu için yerleri belirleyebilmek çok önemli. Yemek yok,  küçük paralarla ciro yapmanız lazım. Bu yüzden de açtığınız yeri çok iyi belirlemeniz lazım. Yoksa batarsınız.